|
MENU02
|
Kişilik:
Kuramları, Gelişimi ve Ölçümü
Bir kişiyi
başkalarından farklı kılan düşünce, duygu ve davranış özelliklerinin tümüne
kişilik adı verilir. Bu ayırdedici özelliklerin içeriğinde alışkanlıklar,
algılamalar, davranış tarzları, olaylara ve çevreye bakış açıları yer alır.
Kişiliğin yaşanılan toplumun sosyo-kültürel değerlerin yorumu ile, bu
yorumun kişi tarafından değerlendiriliş biçimiyle doğrudan doğruya bir
ilişkisi vardır. Tanımdan da anlaşılacağı gibi, kişilik olgusunu ve ilgili
konuları tek boyutlu kavramlar olarak anlamak, irdelemek ve değerlendirmek
mümkün değil. Bunun yerine, kişilik kavramını birçok bağlantılı parçası olan
bir yap-boz resmi gibi düşünmek daha doğru olur. Parçalardan birinde
yapılacak bir değişiklik, resmin bütününü fark edilebilir ölçüde
değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda resmin üzerinde yer aldığı zeminle
uyumunu da etkiler.
Yap-bozun
özelliklerinin gelişim süreçlerinin anlaşılması amacını güden kuramların bir
kısmını özetlemek, bu özelliklerin ölçülmesi ve söz konusu ölçümlerin
sonuçlarının bireyin kendisi ve toplumun bütünü için işe yarar bir veri
tabanı olarak nasıl değerlendirilebileceği konusunda önerilerde bulunmak
gibi oldukça zorlu bir işe girişildi bu makaleyle. Makalenin hedef aldığı
kitlenin eğitim kurumlarında çalışanlar ve anne-babalar olması nedeniyle, bu
yazıdaki vurgu, çocuklarda kişilik gelişimi, çocukların kişilik
özelliklerinin ölçümü ve elde edilen bilgilerin değerlendirilmesi konuları
üzerinde olacak.
Yap-Bozun Parçaları
Kendinizi nasıl
tanımlarsınız? Başkaları sizi nasıl tanımlar? Sizi siz yapan, sizi
başkalarından ayıran özellikleriniz neler? Öfkelendiğinizde, aşık
olduğunuzda, üzüldüğünüzde, zor durumda kaldığınızda, sevindiğinizde,
utandığınızda, yorulduğunuzda, pişman olduğunuzda, kendinizle gurur
duyduğunuzda, korktuğunuzda nasıl davranırsınız? Verdiğiniz tepkilerin
istisnaları var mı? İşte bütün bu soruların cevapları, kişiliğinizde saklı.
Dolayısıyla kişilik, bireyin “kim” olduğunu açıklar; yani belirli durumlarda
neyi, nasıl yapacağını, çevresinde olup bitenleri nasıl değerlendireceğini,
hayatında karşılaşacağı değişik olaylara nasıl tepkiler vereceğini ve
değişik insanlarla kuracağı ilişkilerin doğasını açıklayabilir. Böyle
düşünüldüğünde, hem bireyin kendi kişilik özelliklerini bilmesinin hem de
çevresindekilerin bu konuda bilgi sahibi olmasının, söz konusu bireyin
verimliliğinin arttırılması, kendisine uygun seçimler yapmasında yardımcı
olunabilmesi ve güçlü yanlarının desteklenerek geliştirilmesi gereken
özelliklerinin belirlenebilmesi açısından önemi daha açık hale geliyor.
Yap-Boz Parçalarının
Gelişimi
Kişilik
özelliklerine ilişkin sağlam ve sağlıklı bilgi sahibi olmak, söz konusu olan
henüz gelişimini tamamlamamış bireyler olunca, daha da büyük bir önem
kazanıyor. Bazı kuramcılara göre çocuğun gelişim sürecinde kronolojik
olarak giderek esnekliğini yitiren, değişime zaman içerisinde yavaş yavaş
daha kapalı hale gelen bir kişilik yapısı söz konusu olabiliyor. Yani bu
kuramcılara göre çocuğun kişilik özellikleri henüz gelişirken müdahale etmek
mümkün olabilirken, hayatın daha sonraki aşamalarında yapılmak istenen
müdahalenin etkisi giderek azalıyor.
Örneğin,
Freud’un Psikoanalitik Kuramı’na göre kişiliğin temel taşları, hayatın ilk 5
yılında oluşur, daha sonra oluşan bu özelliklerin değiştirilmesi çok
zorlaşır; ancak bu temel yapı taşlarının üzerine daha sonraki yıllarda gelen
“ince ayarlarda” bir değişiklik yapmak mümkün olabilir. Yine Bowlby ve
Ainsworth’ün Bağlanma Kuramı’na göre de hayatın ilk yıllarında bebeğin
kendisine bakım veren kişiyle kurduğu ilişki, kişilik yapısının en temel
belirleyicisidir. Bebek bu ilişkiyi kurmayı evrimsel olarak bilerek dünyaya
gelir ve bu ilişki sayesinde öğrendiklerini kullanarak kendisiyle ve
çevresindeki dünyayla ilgili bilgi sahibi olur, olaylarla ve insanlarla
nasıl başa çıkılabileceğini öğrenir (Bowlby, 1969; Bretherton’den
alınmıştır, 1992; Main, 1996’dan alınmıştır). Psikoanalitik Kuram’dan ve
Bağlanma Kuramı’ndan daha sonra ortaya çıkan bilişsel-davranışçı yaklaşımda
da erken çocukluk yaşantılarının kişilik gelişimi üzerindeki etkileri
vurgulanır. Bu kurama göre normal kişilik özellikleri, çocuğun doğduğu andan
itibaren çevresindeki olaylarla başa çıkmak için geliştirdiği, öğrendiği
stratejilerdir (Şahin, 2003). Normal gelişim sürecinde çevresindeki
olaylarla etkileşiminden bir takım inançlar (hipotezler/şemalar)geliştiren
çocuklar, daha sonra dünyayı algılayışlarını ve geliştirdikleri
stratejilerini bu şemalar üzerine oturturlar (Şahin, 2003).
Diğer
bazı kuramcılarsa, bir taraftan çocuğun yaşantılarının önemi konusunda
yukarıda sözü edilen kuramcılarla hemfikirdirler, diğer taraftan bu
yaşantıların çocuğun aile içindeki konumuna bağlı olarak belirlendiği
görüşünü savunurlar. Örneğin başta Bowen olmak üzere bazı aile terapisi
kuramcıları, çocuğun aileye kaçıncı çocuk olarak doğduğuna bağlı olarak,
belirli kişilik özellikleri geliştirdiklerini önerirler (Nicholas ve
Schwartz, 2001). Aynı şekilde Toman (1969; Nicholas ve Schwartz, 2001’den
alınmıştır), klinik gözlemlerine dayanarak, çocuğun doğum sırasına bağlı
olarak belirlediği 10 farklı çocuk kişilik profilinden söz eder.
Bir üçüncü grup
kuramcı, kişiliğin belli bir yaştan sonra daha sabit bir hal aldığını hepten
reddederek kişiliğin bütün bileşenlerinin yaşam boyunca değişik faktörlere
bağlı olarak değişebildiği fikrini savunurlar. Örneğin Kenneth Gergen (1985,
1991; Nicholas ve Schwartz, 2001’den alınmıştır), çevremizdeki dünyayı
anlamlandırmak için kullandığımız kelimelerin olayları algılayış tarzımızı
ve dolayısıyla tepkilerimizi şekillendirdiği fikrini savunmuştur. Bu
noktada, içinde yaşanılan kültürün ve sorgulamadan doğru kabul edilen
değerlerin ve inançların kişilik gelişimine olan etkisinden söz eden Gergen
(1991; Nicholas ve Schwartz, 2001’den alınmıştır), ilişkilerimizle sürekli
değiştiğimizi, neyin gerçek ya da neyin doğru olduğuna ilişkilerimizi
referans alarak karar verdiğimizi söylemiştir. Dolayısıyla Gergen’e (1991;
Nicholas ve Schwartz, 2001’den alınmıştır) göre kişilik, birçok kuramcının
savunduğu gibi erken çocukluk dönemindeki yaşantılar sayesinde değil, hayat
boyu kurulan ilişkilerde, kelimeler kullanılarak aktarılan kavramlarla
sürekli değişime açık bir olgudur.
Bütün bu kişilik
gelişim modellerinin dışında, kişiliğin biyolojik ve genetik faktörlere
bağlı olarak geliştiğini savunan kuramcılar da var. Örneğin Kagan (1989),
bir kişilik özelliği olan çekingenliğin kişilerarası biyolojik farklılıklara
bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu şekilde düşünen kuramcılar, çocukların
biyolojik ve genetik özelliklerinin belirlediği kişilik özelliklerine göre
tepkiler vererek çevrelerini kendi özelliklerini daha sık ortaya çıkartacak
şekilde değiştirdiklerini önerirler (örn. Seifer ve ark., 1996; Vaugh ve
ark., 1992).
Yukarıda çok kısa
özetler olarak aktarılan kuramlara dikkat edilirse, hepsinin ortak
noktasının, kişilik özellikleri oluşurken insanın erken yaşlardaki
yaşantılarına yaptıkları vurgu olduğu görülebilir. İster yaşantılar kişilik
özelliklerini belirliyor olsun, ister biyolojik ve genetik faktörler, çocuk
ve ergenlerin evdeki ve okuldaki yaşantılarının onları yaşam boyu
etkileyecek birtakım kişilik özelliklerini geliştirmelerine vesile olduğu
anlamına geliyor.
Kişilik Özellikleri
Anlaşılabilir Mi?
Kişilik
araştırmaları ve ölçümleri psikolojide başlıbaşına bir alandır. Bu konuda
çok ciddi araştırmalar yapılıyor ve bu bilimsel çalışmalarla değişik ölçüm
araçları geliştiriliyor. Bu alanda geliştirilen ölçeklerin sonuçları, temel
aldıkları kuramı yansıtır ve kuramın önerdiği kavram tanımlarına uygun bilgi
toplamayı amaçlar. Ölçeklerin arasında ayrıca kişilik özelliklerini ortaya
çıkartmayı amaçlayanlar ve psikopatoloji arayanlar olmak üzere de bir ayrım
yapılması mümkündür. Kişilik özelliklerini ortaya çıkartmayı hedefleyen
ölçekler, kişilik alanında ciddi bir sorun yaşamayan bireylerin kişilik
özelliklerini betimlemeyi hedeflerler. Psikopatoloji tarayan ölçeklerse
genellikle klinik amaçlı kullanılırlar ve kişide bir psikopatoloji olduğu
varsayımından hareket ederler. Dolayısıyla, kişilik alanında herhangi bir
problem yaşamayan biri bu testleri alırsa, ölçeğin doğasına bağlı olarak,
daha baskın kişilik özelliklerinin bir psikopatolojiye işaret ederek
sonuçları değerlendiren profesyoneli yanıltma olasılığı vardır.
Türkiye’deki
Durum Nasıl?
Ülkemizde ölçek geliştirme konusunda genel bir yetersizlik var. Bu durum,
kişilik ölçekleri için de geçerli. Bunun yerine, yurt dışında geliştirilmiş
olan ölçeklerin ülkemizde de kullanıma hazır hale getirilmesi konusunda
çalışmalar yapılıyor. Yurt dışında geliştirilmiş olan ölçeklerin Türkiye’de
uygulamaya sokulabilmesi için, ideal koşullarda, çok ciddi bilimsel
çalışmalar yapılması gerekiyor. Ölçekleri sadece orijinal dillerinden
Türkçe’ye çevirmek yeterli olmuyor, aynı zamanda çevrilen maddelerin madde
analizlerinin yapılması, geçerlik ve güvenirlik çalışmalarının yapılması ve
Türk kültürüne uyarlanmaları gerekiyor. Ne yazık ki Türkiye’de uygulanan
birçok ölçek, bu çalışmalardan geçmeden önce piyasaya çıkıyor ya da
çalışmalarda gerekli bilimsel ve istatistiksel özen gösterilmediği için,
ölçek sonuçlarının geçerliği ve güvenirliği bilimsel standartlara uygun
olmuyor.
Ülkemizde ölçeklerle ilgili bir diğer sorunsa, ölçümlerin raporlarının ya
hazırlanmaması ya da işe yarar bilgilerin raporlara dahil edilmemesi. Oysa
ölçme işinin bütün amacı, belli bir konuda bilgi toplamak ve o bilgiyi
kullanılır bir hale getirmektir. Sonuç olarak, sözü edilen sonuçların ölçeği
alan kişileri ve onlarla çalışan profesyonelleri yanlış yönlendirme
olasılıkları çok artıyor. Bu nedenle, ülkemizdeki ölçek uygulamaları
değerlendirilirken, hangi ölçeğin kullanıldığına, hangi amaçla
kullanıldığına ve ölçeğin özelliklerine dikkat edilmesi çok önemli bir
gereklilik halini alıyor.
Genel olarak klinik
alanda kullanılan ölçeklerin eğitim alanında kullanılan ölçeklerle
karşılaştırıldığında bilimsel kriterlere daha uygun hazırlanmış olduklarını
söylemek mümkün. Oysa eğitim alanında kullanılan ölçeklerden elde edilen
bilgiler, en az klinik alanda ihtiyaç duyulan bilgiler kadar önemli. Bu
noktada, aslında uzun zamandır ihmal ettiğimiz toplumsal bir sorumluluğu
hatırlamamızda fayda var. Hepimiz kendimiz ve çocuklarımızın hayatını bu
kadar doğrudan ilgilendiren konularda bilgili ve bilinçli olmak zorundayız.
Bu doğrultuda, edindiğimiz bilgilerin mümkün olduğunca doğru olduğundan emin
olmak da bizim sorumluluğumuzda.
Kaynaklar
Bretherton, I. (1985).
Attachment theory: Retrospect and prospect. Monographs of the Society for
Research in Child Development, 50, (1-2 seri numarası 209), 3-35.
Kagan, J. (1989).
Unstable Ideas: Temperament, Cognition, and Self. Cambridge, MA: Harvard
University Press.
Main, M. (1996).
Introduction to the special section on attachment and psychopathology: 2.
overview of the field of attachment. Journal of Consulting and Clinical
Psychology, 64(2), 237-243.
Nicholas M.P. ve
Schwartz, R.C. (2001). Family Therapy: Concepts and Methods. (5.
baskı). Boston: Allyn and Bacon.
Seifer, R., Schiller,
M., Sameroff, A. J., Resnick, S. & Riordan, K. (1996). Attachment, maternal
sensitivity, and infant temperament during the first year of life.
Develomental Psychology, 32, 12-25.
Şahin, N.H. (2003).
Kişilik bozukluklarında bilişsel-davranışçı terapiler.
Bilişsel-Davranışçı Terapiler. I. Savaşır, G. Soygüt, E. Kabakçı
(Editörler). Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları.
Vaughn, B. E.,
Stevenson-Hinde, J., Waters, E., Kotsafis, A., et al. (1992). Attachment
security and temperament in infancy and early childhood: Some conceptual
clarifications. Developmental Psychology, 28, 463-473.
Uzm.Klinik
Psikolog Benek Altaylı
|
Hava Durumu
Yeni Sayfa 1
|